Arabuluculukta İlk Toplantıya Katılmamanın Sonuçları
· ·

Arabuluculukta İlk Toplantıya Katılmamanın Sonuçları (2025)

İşbu yazımızda dava şartı arabuluculuk kapsamında taraflardan birinin, geçerli ve kabul edilebilir bir mazeret bildirmeksizin ilk toplantıya iştirak etmemesi halinde karşılaşacağı hukuki sonuçlar ele alınacaktır. Gerek Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu gerekse İş Mahkemeleri Kanunu bünyesinde düzenlenen bu müeyyideler, tarafları sürece katılım göstermeye dolaylı olarak icbar etmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu yaptırımların niteliği ve ağırlığı, başta Anayasa ile güvence altına alınmış olan hak arama özgürlüğü, mülkiyet hakkı ve bu haklara getirilecek sınırlamaların tabi olması gereken ölçülülük ilkesi olmak üzere, pek çok temel anayasal prensip bağlamında ciddi hukuki tartışmaları ve eleştirileri de beraberinde getirmektedir.

Toplantıya Katılmamanın Hukuki Sonuçları

Arabuluculuk sürecinde, tarafların ilk toplantıya geçerli bir mazeret sunmaksızın katılmamasının doğuracağı sonuçlar, Türk hukuk mevzuatında temel olarak iki farklı kanunda düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler, uygulama alanı ve hukuki akıbetleri bakımından farklılıklar arz etmektedir.

İş Mahkemeleri Kanunu Kapsamındaki Düzenleme

Konuya ilişkin en belirgin ve halen yürürlükte olan hüküm, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 3. maddesinin 12. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkra, işçi-işveren uyuşmazlıklarından kaynaklanan ve dava şartı arabuluculuğa tabi olan davalar için özel bir düzenleme getirmektedir. Söz konusu hüküm şu şekildedir:

“Taraflardan birinin geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmaması sebebiyle arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi durumunda toplantıya katılmayan taraf, son tutanakta belirtilir ve bu taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa bile yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulur. Ayrıca bu taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmez. Her iki tarafın da ilk toplantıya katılmaması sebebiyle sona eren arabuluculuk faaliyeti üzerine açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılır”.

Bu hükmün getirdiği müeyyide oldukça ağırdır. Normal şartlarda, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) gereğince, davada haklı çıkan taraf, yaptığı yargılama giderlerinin haksız çıkan taraftan tahsil edilmesini talep etme hakkına sahiptir. Aynı şekilde, kendisini bir vekil ile temsil ettirmişse, lehine kanuni vekalet ücretine hükmedilir. Ancak İMK m. 3/12, arabuluculuk ilk toplantısına mazeretsiz katılmayan tarafı bu haklardan mahrum bırakmaktadır. Daha da ötesi, bu taraf davayı tamamen kazansa ve karşı tarafın iddialarının tamamı mahkemece reddedilse dahi, hem kendi yaptığı yargılama giderlerini üzerinde bırakmakta hem de haksız çıkan karşı tarafın yaptığı yargılama giderlerinin tamamını ödemekle yükümlü kılınmaktadır. Bu durum, davanın esası yönünden haklı olan bir tarafın, usuli bir eksiklik nedeniyle ciddi bir mali külfet altına sokulması anlamına gelmektedir.

Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’ndaki Paralel Hüküm ve Anayasa Mahkemesi’nin Müdahalesi

İş hukuku dışındaki diğer dava şartı arabuluculuk uyuşmazlıkları (örneğin ticari uyuşmazlıklar) için de benzer bir düzenleme, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun (HUAK) 18/A maddesinin 11. fıkrasında mevcuttu. Bu hüküm, lafız olarak İMK’daki düzenlemeyle neredeyse aynı sonuçları öngörmekteydi. Ancak, bu hükmün anayasallığına ilişkin tartışmalar neticesinde Anayasa Mahkemesi (AYM), 14 Mart 2024 tarihli kararıyla bu fıkrada önemli bir değişikliğe yol açmıştır.

Yüksek Mahkeme, bahsi geçen fıkrada yer alan “…bu taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa bile yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulur” ve “…ayrıca bu taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmez” şeklindeki ibareleri Anayasa’ya aykırı bularak iptal etme yoluna gitmiştir. Bu iptal kararının yürürlük tarihi 18 Ocak 2025 olarak belirlenmiş olsa da, kararın kendisi HUAK kapsamındaki uyuşmazlıklar için önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Ne var ki, AYM’nin bu iptal kararı, yalnızca HUAK’taki düzenlemeyi hedef aldığından, içerik olarak aynı olan İMK m. 3/12 hükmü halen yürürlüğünü korumaktadır. Bu durum, özellikle işçi-işveren uyuşmazlıkları açısından, anayasallığı Yüksek Mahkeme tarafından sorgulanmış ağır bir yaptırımın uygulanmaya devam etmesi gibi çelişkili bir hukuki tablo ortaya çıkarmaktadır.

Tüketici Uyuşmazlıklarındaki Özel Durum

Mevzuatımızdaki bir diğer önemli istisna ise tüketici uyuşmazlıkları için getirilmiştir. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 73/A maddesi, bu konuda özel bir koruma mekanizması öngörmektedir. Bu maddeye göre, HUAK’ın 18/A maddesinin 11. fıkrasında belirtilen ve ilk toplantıya katılmamaya bağlanan yaptırımlar, uyuşmazlığın tarafı olan tüketici aleyhine uygulanamaz. Dolayısıyla, bir tüketici uyuşmazlığında, tüketici sıfatını haiz taraf geçerli bir mazereti olmasa dahi ilk arabuluculuk toplantısına katılmazsa, dava sonucunda haklı çıkması halinde yargılama giderlerinden sorumlu tutulması veya lehine vekalet ücretine hükmedilmemesi gibi bir sonuçla karşılaşmayacaktır. Ancak bu istisnai koruma, yalnızca tüketici için geçerlidir. Uyuşmazlığın diğer tarafı olan satıcı, sağlayıcı veya üretici gibi ticari aktörler, aynı şekilde toplantıya mazeretsiz katılmazlarsa, HUAK’taki (iptal kararı yürürlüğe girene kadar) veya gelecekteki olası düzenlemelerdeki yaptırımlarla karşı karşıya kalacaklardır.

medeni usul hukuku adagio hukuk

Müeyyidenin Uygulanabilirlik Kriterleri

Kanunlarda öngörülen bu ağır hukuki sonucun, ilk toplantıya katılmayan her tarafa otomatik olarak ve mekanik bir şekilde uygulanması söz konusu değildir. Yargısal uygulamada ve doktrinde, bu müeyyidenin tatbik edilebilmesi için belirli şartların kümülatif olarak gerçekleşmiş olması gerektiği kabul edilmektedir. Bu şartlar, dikkatli bir hukuki değerlendirmeyi zorunlu kılar.

Yalnızca “İlk Toplantıya” Katılmama Halinin Esas Alınması ve Usulüne Uygun Davetin Önemi

Kanun metinleri, yaptırımı arabuluculuk sürecindeki herhangi bir toplantıya değil, açık ve net bir şekilde yalnızca “ilk toplantıya” katılmama haline özgülemiştir. Bu, son derece önemli bir ayrımdır. Taraflar, arabulucu tarafından usulüne uygun bir şekilde yapılan davete icabet ederek ilk toplantıya katıldıktan sonra, sürecin devamında arabulucunun belirleyeceği müteakip toplantılara katılma gibi bir yasal zorunluluk altında değildirler. İlk toplantıya katılım gösteren, ancak müzakerelere devam etmek istemediğini beyan ederek sürecin anlaşamama ile sonlandırılmasını talep eden veya sonraki oturumlara iştirak etmeyen taraflar için kanunda öngörülen herhangi bir yaptırım uygulanmaz. Zira bu durumda, arabuluculuğun iradilik ilkesi devreye girer ve taraflar süreci devam ettirmeye zorlanamaz.

Bu yaptırımın uygulanabilmesi için en temel ve vazgeçilmez koşul ise, tarafların ilk toplantının yeri ve zamanından usulüne uygun olarak haberdar edilmiş olmalarıdır. Arabulucu, taraflara bu bildirimi yapmak için elindeki tüm iletişim imkanlarını (kısa mesaj, telefon araması, e-posta, posta yolu vb.) kullanmakla yükümlüdür. Arabulucunun bu davet çabalarını, hangi yöntemlerle kiminle ne zaman iletişim kurduğunu veya kurmaya çalıştığını detaylı bir şekilde son tutanakta belgelendirmesi, sürecin şeffaflığı ve olası bir yargılamada ispat kolaylığı açısından kritik öneme sahiptir. Şayet bir tarafa, arabulucunun tüm makul çabalarına rağmen hiçbir şekilde ulaşılamamışsa veya yapılan davet bildirimi usule aykırı (örneğin yanlış adrese tebligat gibi) ise, o tarafın hukuken toplantıya katılmadığından bahsedilemeyeceği için yaptırımın uygulanması da mümkün olmayacaktır. Uygulamada karşılaşılabilecek, gönderilen bir e-postanın istenmeyen (spam) kutusuna düşmesi, kargo ile gönderilen davet mektubunun ilgisiz bir üçüncü şahsa teslim edilmesi gibi durumlarda, tarafın toplantıdan haberdar olmadığı kabul edilerek yaptırım uygulanmamalıdır.

“Geçerli Bir Mazeretin” Varlığı ve Değerlendirilmesi

Müeyyidenin uygulanması önündeki ikinci önemli engel, toplantıya katılmamanın “geçerli bir mazerete” dayanmamasıdır. Eğer bir taraf, toplantıya katılamama sebebini teşkil eden geçerli bir mazereti ispatlayabilirse, bu yaptırımla karşı karşıya kalmaz. Böyle bir durumda, dava açıldığında genel usul kuralları işler ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 326. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, yargılama giderleri davada haksız çıkan tarafa yükletilir.

Peki, kanunun içeriğini tanımlamadığı “geçerli mazeret” kavramından ne anlaşılmalıdır?. Bu kavramın belirsizliği, uygulamada farklı yorumlara ve potansiyel hak kayıplarına yol açabilecek niteliktedir. Anayasa Mahkemesi, bir kararında bu kavramın belirsiz olmadığını, bundan tarafların toplantıya katılımını objektif olarak engelleyen mücbir sebepler ve beklenmedik hallerin anlaşılması gerektiğini ifade etmiştir. Doktrinde ise bu kavramın, ani gelişen hastalık, trafik kazası gibi durumların yanı sıra, toplantıya katılmanın taraf için ciddi ve orantısız bir külfet oluşturacağı halleri de kapsaması gerektiği savunulmaktadır. Örneğin, uyuşmazlığın tarafı olan ve küçük bir alacak talebi için arabuluculuğa başvurulmuş bir kişinin, farklı bir şehirde ikamet etmesi durumunda, sırf bu yaptırıma maruz kalmamak adına yüzlerce kilometrelik bir seyahat yapmaya ve masrafa katlanmaya zorlanması, arabuluculuğun ruhu ve amacına aykırıdır.

Mazeretin geçerliliğini kimin değerlendireceği de bir diğer önemli hukuki sorudur. Kanunun gerekçesine göre, bu konuda ilk değerlendirmeyi yapacak olan kişi arabulucudur. Arabulucu, kendisine sunulan mazereti geçerli ve makul bulursa, arabuluculuk süresinin elvermesi koşuluyla yeni bir toplantı günü belirleyebilir. Ancak, arabulucunun bu konudaki değerlendirmesi nihai değildir. Uyuşmazlığın dava yoluyla mahkemeye taşınması halinde, mazeretin geçerli olup olmadığına ilişkin nihai takdir ve karar yetkisi, davaya bakan mahkemeye aittir. Mahkeme, arabulucunun kararından ve son tutanaktaki tespitinden bağımsız olarak, tarafların delillerini ve iddialarını değerlendirerek mazeretin geçerliliğini serbestçe takdir edecektir. Dolayısıyla, arabulucunun mazereti kabul etmediği durumlarda dahi, taraflar mahkeme aşamasında bu hususu yeniden ileri sürebilir ve mahkemenin vereceği karar, yaptırımın uygulanıp uygulanmayacağını nihai olarak belirler.

Arabuluculuk Faaliyetinin Sona Erme Sebebinin Tespiti

Yaptırımın uygulanabilmesi için aranan son şart, arabuluculuk sürecinin, kanunun açık ifadesiyle, “taraflardan birinin ilk toplantıya katılmaması sebebiyle” sona ermiş olmasıdır. Bu şart, sona erme ile katılmama eylemi arasında doğrudan bir illiyet (nedensellik) bağı bulunmasını gerektirir. Eğer taraflardan biri ilk toplantıya katılır ve arabulucuya sürece devam etme ve uzlaşma arayışında bulunma niyetinde olduğunu beyan ederse, arabulucunun sırf diğer taraf gelmedi diye süreci derhal sonlandırmaması gerekir. Arabuluculuğun doğası, diğer tarafı yeni bir toplantıya davet etmeyi ve uzlaşma ihtimalini sonuna kadar araştırmayı gerektirir. Şayet arabulucunun bu ikinci daveti üzerine diğer taraf da toplantıya katılır ve taraflar arasında müzakereler başlar, ancak bu müzakereler neticesinde bir anlaşmaya varılamazsa, süreç “anlaşamama” nedeniyle sona ermiş olur. Bu senaryoda, başlangıçta bir taraf ilk toplantıya katılmamış olsa dahi, süreç katılmama nedeniyle değil, anlaşamama nedeniyle sona erdiği için artık yaptırımın uygulanması mümkün olmayacaktır.

Av. Efehan Mihai ERGİNER

Güncel Yazılar