Sit Alanı: Hukuki Değerlendirme
Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla tarih boyunca sayısız medeniyete ev sahipliği yapmış, bu medeniyetlerin izlerini taşıyan zengin bir kültürel, tarihi ve doğal mirası bünyesinde barındıran ender ülkelerden biridir. Bu mirasın korunarak gelecek nesillere bozulmadan aktarılması, devletin anayasal görevlerinden olduğu kadar, toplumsal bir sorumluluktur. Hukuk sistemimiz içerisinde bu sorumluluğun yerine getirilmesinde kullanılan en etkili araçlardan biri, belirli yeryüzü parçalarına özel bir hukuki statü tanıyan “sit” rejimidir. Bir arkeolojik yerleşmenin kalıntıları, özgün mimari dokusunu muhafaza eden bir kent parçası veya ekolojik değeri yüksek bir doğal oluşum, “sit” olarak tescil edilmek suretiyle genel imar ve yapılaşma rejiminin dışına çıkarılarak özel koruma kurallarına tabi kılınır.
Ancak, sit statüsünün getirdiği bu koruma kalkanı, Anayasa ile güvence altına alınan mülkiyet hakkı, idarelerin imar planlama yetkileri ve idari işlemlerin hukuka uygunluk denetimi gibi temel hukuk prensipleriyle sık sık kesişen, karmaşık ve çok katmanlı bir hukuki alan yaratmaktadır. İşbu makalemizde, sit kavramının hukuki tanımı ve unsurları, sit türleri ve bu sınıflandırmanın normlar hiyerarşisi açısından doğurduğu tartışmalar, bir alanın sit olarak tescil edilmesini sağlayan idari işlem sürecinin unsurları ve son olarak bu tescil kararının mülkiyet hakkı ve planlama hukuku üzerindeki derinlemesine etkileri, temel olarak 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ve ilgili alt düzenlemeler ekseninde ele alınacaktır.
Yazı İçeriği
Sit Kavramının Hukuki Temelleri ve Tanımsal Çerçevesi

Genel Olarak Sit Statüsü ve Hukuki Anlamı
Hukuki bir kavram olarak “sit”, en yalın haliyle, sahip olduğu üstün kültürel veya doğal değerler sebebiyle korunmasında kamu yararı bulunan ve sınırları idari bir kararla belirlenmiş yeryüzü parçalarına verilen özel hukuki statüyü ifade eder. Bu statü, ilgili alanın hukuki rejimini değiştiren bir nitelik taşır. Sit kararıyla birlikte, alan, genel imar mevzuatının ve serbest piyasa koşullarının şekillendirici etkisinden çıkarılarak, koruma odaklı ve sıkı denetime tabi özel bir düzenlemeye tabi tutulur. Bu yönüyle sit statüsü, arazinin fiziki niteliğini değil, hukuki niteliğini tanımlayan bir kavramdır.
Pozitif Hukuktaki Dayanaklar
- 1. Anayasal Zemin: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 63. maddesi, “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır” hükmünü amirdir. Maddenin ikinci fıkrası ise bu varlıklar üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklanan hakların kullanımına ilişkin sınırlamaların kanunla düzenleneceğini belirtir. Bu hüküm, sit ilanının anayasal dayanağını oluşturmakla birlikte, mülkiyet hakkına getirilecek kısıtlamaların keyfi olamayacağının ve mutlaka kanuni bir temele dayanması gerektiğinin altını çizmektedir.
- 2. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu Kapsamında Tanım: Sit kavramının yasal düzeydeki temel tanımı, 2863 sayılı KTVKK’nın 3. maddesinde yer almaktadır. Anılan maddeye göre sit; “tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, kültür varlıklarının yoğun olarak bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli alanlardır”. Bu tanım, sitin hem insan ürünü (kültürel) hem de doğal nitelikli olabileceğini ve korunmasının gerekliliğinin tarihsel, sosyal ve mimari değerlerden kaynaklanabileceğini ortaya koymaktadır.
- 3. Uluslararası Sözleşmelerle Paralellik: Türk hukukundaki sit tanımı, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle uyum içindedir. Örneğin, 1972 tarihli UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi, sit kavramını, “tarihsel, estetik, etnolojik veya antropolojik bakımlardan istisnai evrensel değeri olan insan ürünü eserler veya doğa ve insanın ortak eserleri ve arkeolojik sitleri kapsayan alanlar” şeklinde tanımlayarak benzer bir çerçeve çizmektedir. Yine, 1985 tarihli Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi’ndeki “topografik olarak tanımlanabilecek derecede yeterince belirgin ve mütecanis (homojen) özelliklere sahip… insan emeği ile doğal değerlerin birleştiği alanlar” tanımı da alansal bütünlük ve homojenlik unsurlarına vurgu yapması açısından önemlidir.
Sit Statüsünün Kurucu Unsurları
Yapılan tanımlardan hareketle, bir alanın hukuken sit olarak nitelendirilebilmesi için üç temel unsurun bir arada bulunması gerektiği sonucuna varılabilir:
Kültürel, Tarihi veya Doğal Değer Unsuru:
Bir alanın sit statüsü kazanmasının ilk ve en temel şartı, korunmaya değer, sıradanlıktan ayrışan bir özelliğe sahip olmasıdır. Bu değer, tarih öncesi bir yerleşime ait arkeolojik kalıntılardan , belirli bir dönemin mimari ve sosyal yaşamını yansıtan bir kent dokusundan , ender rastlanan jeolojik oluşumlardan veya ulusal tarihte önemli bir olayın geçtiği bir mekândan kaynaklanabilir. Bu değerin tespiti, bilimsel ve teknik raporlarla objektif olarak ortaya konulmalıdır.
Alansal Bütünlük Unsuru:
Sit, münferit bir yapı veya anıttan (taşınmaz kültür varlığı) farklı olarak, coğrafi sınırları belli bir yeryüzü parçasını, bir “alanı” ifade eder. Sit kararının konusu tek bir parsel değil, bu değere sahip unsurları bir bütün olarak içinde barındıran ve coğrafi olarak tanımlanmış bir alandır. Bu nedenle uygulamada sıklıkla “sit alanı” tabiri kullanılır. Danıştay’ın yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere, kültür varlığı bir “değeri” temsil ederken, sit alanı bu değerleri içeren arazinin “mekânsal hukuki statüsünü” tanımlamaktadır.
Homojenlik ve Doku Bütünlüğü Unsuru:
Sit alanı, onu oluşturan unsurların birbiriyle uyumlu ve anlamlı bir bütünlük arz ettiği bir yapıya sahiptir. Özellikle kentsel sit alanlarında bu unsur hayati önem taşır. Korunan sadece tescilli binalar değil, bu binalarla birlikte sokaklar, meydanlar, avlular, bahçe duvarları, parsellerin biçimi ve hatta boşluklar gibi unsurların oluşturduğu kentsel dokunun kendisidir. Bu bütüncül yaklaşım, sit alanının parçalara ayrılarak değil, bir bütün olarak korunması zorunluluğunu beraberinde getirir.
İlişkili Hukuki Kavramlardan Farkları
Sit Alanı ve Tek Yapı Ölçeğindeki Taşınmaz Kültür Varlığı Ayrımı:
KTVKK, bu iki kavramı ayrı kategoriler olarak ele almıştır. Tek yapı ölçeğindeki bir cami, han veya konak “taşınmaz kültür varlığı” iken, bu yapıların ve benzerlerinin yoğun olarak bulunduğu, tarihi bir sokak dokusu oluşturan alan bir bütün olarak “kentsel sit alanı”dır. Bir arkeolojik sit alanı, içindeki tapınak, tiyatro gibi tekil kültür varlıklarını da kapsayan daha geniş bir hukuki statüdür.
Sit Alanı, Koruma Alanı ve Korunma Alanı (Tampon Bölge) Arasındaki Farklar:
“Koruma alanı” bu kavramların tümünü içeren bir şemsiye terim olup, milli parklar, özel çevre koruma bölgeleri gibi farklı koruma statülerini de kapsar. “Korunma alanı” (buffer zone) ise, sit kavramından farklıdır. Korunma alanı, tekil bir taşınmaz kültür varlığının (örneğin bir kalenin) silüetini, çevresiyle olan ilişkisini ve algılanmasını korumak amacıyla belirlenen ve o varlığa hizmet eden daha dar bir alandır. Sit, kendi içindeki değerler bütününü korumayı hedeflerken; korunma alanı, yalnızca bağlı olduğu ana varlığın korunmasına odaklanır.
Etkileşim-Geçiş Sahası ve Ören Yeri Kavramları:
Etkileşim-geçiş sahası, sit sınırlarına bitişik olan ve sit alanının bütünlüğünü, görünümünü veya silüetini doğrudan etkileyen, bu nedenle sit kararlarından ve planlama süreçlerinden etkilenen bir tür tampon bölgedir. Ören yeri ise, genellikle I. ve II. derece arkeolojik sitler içinde yer alan , arkeolojik kalıntıların ziyarete açıldığı, sergilendiği ve bir nevi açık hava müzesi gibi düzenlendiği mekânları tanımlar.

Sit Alanı Türleri
Sınıflandırmanın Hukuki Dayanağı
Sit alanlarının türlere ve derecelere ayrılması, bu alanlarda uygulanacak koruma ve kullanma rejimini, dolayısıyla mülkiyet hakkının kısıtlanma derecesini doğrudan belirlediği için hukuki açıdan en kritik konulardan biridir. Ancak mevcut yasal düzenleme bu noktada ciddi bir anayasal sorunu barındırmaktadır. 2863 sayılı KTVKK, sit türlerinden yalnızca “doğal siti” açıkça tanımlamıştır. Arkeolojik, kentsel, tarihi gibi diğer temel sit türleri ise Kanun’da açıkça tanımlanmamış; bu türlerin tanımları ve daha da önemlisi arkeolojik ve doğal sitlerin kendi içlerindeki derecelendirmeleri (I., II., III. derece arkeolojik sit; kesin korunacak, nitelikli koruma gibi doğal sit kategorileri) kanuni bir dayanak olmaksızın, “Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlıklarının ve Sitlerin Tespit ve Tescili Hakkında Yönetmelik” (TKVSTTY) ve Koruma Yüksek Kurulu’nun ilke kararları gibi idari düzenleyici işlemlerle yapılmıştır.
Bu durum, Anayasa’nın temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceğini öngören 13. maddesi, mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesi ve kültür varlıkları üzerindeki özel mülkiyete ilişkin sınırlamaların kanunla yapılacağını amir olan 63. maddesi ile çelişmektedir. Normlar hiyerarşisi ilkesi gereğince, Anayasa ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına bu denli derin ve esaslı müdahaleler getiren düzenlemelerin, kanunda en azından temel çerçevesi çizilmeden, tamamen idarenin düzenleyici işlemleriyle hayata geçirilmesi, hukukun öngörülebilirliği ve belirliliği ilkeleri açısından sorunludur.
Doğal Sit Alanları ve Kategorileri
KTVKK’da “jeolojik devirlere ait olup, ender bulunmaları nedeniyle olağanüstü özelliklere sahip ve yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan korunması gerekli alanlar” olarak tanımlanan doğal sitler, ikincil mevzuatla mülkiyet hakkı üzerindeki etkileri farklılaşan üç kategoriye ayrılmıştır:

Kesin Korunacak Hassas Alanlar:
Ekosistem bütünlüğü ve bilimsel değer açısından en üst düzeyde korumayı gerektiren bu alanlarda mutlak yapı yasağı geçerlidir. Bilimsel araştırmalar, eğitim ve zorunlu altyapı uygulamaları dışında insan müdahalesine kapalıdır. Bu kategori, mülkiyet hakkının kullanım yetkisini neredeyse tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Nitelikli Doğal Koruma Alanları:
Doğal yapının ve peyzajın büyük ölçüde korunduğu, ancak ekoturizm, sınırlı tarım ve hayvancılık gibi geleneksel ve doğayla uyumlu faaliyetlere izin verilebilen alanlardır. Bu alanlarda yapılaşma, ancak koruma amacıyla uyumlu ve sınırlı ölçüde mümkündür.
Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanları:
İnsan ve doğa etkileşiminin dengeli bir şekilde devam ettiği, mevcut yerleşimlerin ve ekonomik faaliyetlerin kontrollü bir şekilde sürdürülebildiği alanlardır. Düşük yoğunluklu ve peyzajla uyumlu yeni yapılaşmalara belirli koşullar altında izin verilebilir.
Kültürel Sit Alanları ve Türleri
İnsan emeği ürünü olan ve kültürel miras değeri taşıyan sitler, kendi içlerinde şu şekilde sınıflandırılır:
Arkeolojik Sit Alanları:
Antik uygarlıklardan kalan yerleşimleri, mezarlıkları, anıtları ve bu kalıntıların bulunduğu yeraltı, yerüstü ve sualtı alanlarını kapsar. Koruma rejiminin sertliği, ilke kararlarıyla belirlenen derecelendirmeye göre değişir:
1. Derece Arkeolojik Sit:
Mutlak koruma gerektiren, bilimsel çalışmalar dışında hiçbir müdahaleye ve yapılaşmaya izin verilmeyen alanlardır.
2. Derece Arkeolojik Sit:
Korunması gereken kalıntıların yanı sıra, belirli koşullar altında sınırlı yapılaşmaya veya kullanıma izin verilebilecek alanlardır.
3. Derece Arkeolojik Sit:
Doğrudan görünür kalıntı olmamakla birlikte, gelecekte yapılacak araştırmalarda kültür varlıkları çıkma potansiyeli taşıyan ve yeni yapılaşmaların Koruma Kurulu denetiminde ve belirli koşullarla yapılabileceği alanlardır.

Kentsel Sit Alanları:
Mimari, mahalli, tarihi ve estetik özellikleriyle bir bütün olarak belirli bir dönemin yaşam kültürünü ve kent dokusunu yansıtan yerleşim alanlarıdır. Bu alanlarda korumanın odağında tek tek yapılar değil, o yapıların sokaklar, meydanlar ve boşluklarla kurduğu ilişkinin oluşturduğu doku bütünlüğü vardır.
Tarihi Sit Alanları:
Milli mücadele, savaşlar veya önemli toplumsal olaylar gibi ulusal tarih açısından sembolik öneme sahip olayların yaşandığı yerlerdir.
Kentsel Arkeolojik Sit Alanları:
Tarihi bir kent dokusunun altında veya içinde, korunması gerekli arkeolojik kalıntıların bir arada bulunduğu, katmanlı bir yapıya sahip alanlardır. Bu statü, hem yer üstündeki tarihi dokunun hem de yer altındaki arkeolojik mirasın bir bütün olarak korunmasını hedefler.

Sit Alanı İlanı Kararının Hukuki Boyutu
Sit Tescil Kararının Hukuki Niteliği
Bir alanın sit statüsüne alınması, “sit kararı” veya “tescil kararı” adı verilen bir idari işlemle gerçekleşir. Bu kararın hukuki niteliği doktrinde tartışmalıdır. Bir yandan, sit sınırları içindeki tüm taşınmazları ve kişileri etkileyen, genel, soyut ve sürekli kurallar getirmesi (örneğin, yapılaşma yasağı) yönüyle düzenleyici işlem niteliği taşır. Diğer yandan ise, sınırları ve malikleri belirli veya belirlenebilir olan taşınmazları, önceden var olan bir hukuki duruma (sit statüsüne) sokması nedeniyle birel koşul işlem özelliği gösterir. Bu çift karakterli yapısı nedeniyle sit kararı, düzenleyici yönü ağır basan karma nitelikli bir idari işlem olarak kabul edilebilir. Danıştay da yerleşik kararlarında sit tescil kararını, dava açma ehliyeti ve süresi gibi konularda genel düzenleyici işlem olarak kabul etme eğilimindedir.
Sit Tescil İşleminin Hukuki Unsurları
Her idari işlem gibi sit kararının da yetki, şekil-usul, sebep, konu ve amaç unsurlarından oluşması ve bu unsurların hukuka uygun olması gerekir.
- Yetki Unsuru:
Sit kararı alma yetkisi, 648 sayılı KHK ile yapılan değişiklik sonrası iki farklı idari birime dağıtılmıştır:
Kültürel Sitler (Arkeolojik, Kentsel, Tarihi): Yetkili organ, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı, bilimsel ve idari özerkliğe sahip Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları’dır (KVKBK). Bu kurulların kararları, alındığı anda kesin ve yürütülmesi zorunlu (icrai) niteliktedir.
Doğal Sitler: Yetkili organ, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bünyesindeki Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonları’dır (TVKBK). Ancak KVKBK’lardan farklı olarak, TVKBK’ların tescil kararları tek başına icrai değildir. Bu kararların hukuki sonuç doğurabilmesi için Bakanlık onayı, bazı durumlarda ise Cumhurbaşkanı kararı gerekmektedir. Bu durum, TVKBK kararını, onay işlemiyle tamamlanan bir birleşme işlem haline getirmekte ve komisyonların bilimsel özerkliğini, hiyerarşik onaya tabi kılması nedeniyle zayıflatmaktadır.
- Şekil ve Usul Unsuru:
Tespit: Süreç, yetkili bakanlıkların uzmanları tarafından alanda yapılan inceleme ve raporlama çalışmalarıyla başlar. Bu tespit, nihai kararın hazırlık işlemi niteliğinde olup, kural olarak tek başına dava konusu edilemez.
Karar Alma: Hazırlanan tespit dosyası, ilgili Kurul veya Komisyon’a sunulur. Bu organlar, farklı disiplinlerden gelen üyelerin katılımıyla kolektif bir müzakere ve oylama süreci sonunda kararını verir.
Tapuya Şerh: Kesinleşen tescil kararı, ilgili tapu müdürlüğüne gönderilerek, sit alanındaki parsellerin tapu kütüğünün beyanlar hanesine işlenir. Bu şerh, kurucu (ihdasi) bir etkiye sahip olmayıp, mevcut hukuki durumu üçüncü kişilere karşı görünür kılan açıklayıcı (bildirici) bir nitelik taşır.
- Sebep Unsuru:
İdareyi sit kararı almaya iten hukuki ve fiili nedenler, işlemin sebep unsurunu teşkil eder. Sit kararının hukuka uygun sebebi, bir alanın ilgili mevzuatta ve ilke kararlarında belirtilen sit olma ölçütlerini (arkeolojik bulguların varlığı, özgün kent dokusu, ender doğal oluşum vb.) taşıdığının bilimsel ve teknik verilerle ortaya konulmasıdır. Örneğin, bir alanda sağlıksız yapılaşmayı engellemek gibi, koruma mevzuatı dışındaki imar gerekçeleriyle sit kararı alınması, işlemin sebep ve amaç unsurları yönünden sakatlanmasına yol açar.
- Konu Unsuru:
İşlemin doğrudan doğurduğu hukuki sonuç, yani konusu, sınırları belirlenmiş bir alanın genel hukuk rejiminden çıkarılarak, KTVKK uyarınca özel bir koruma rejimine tabi kılınmasıdır.
- Amaç Unsuru:
Her idari işlemde olduğu gibi sit kararının da nihai amacı kamu yararıdır. Buradaki özel kamu yararı ise, kültürel ve doğal değerlerin bozulmadan, özgün nitelikleriyle korunarak gelecek nesillere aktarılmasının sağlanmasıdır.
Sit Alanı İlanı Kararının Doğurduğu Hukuki Sonuçlar
Planlama Yetkileri Üzerindeki Etkileri
Bir alanın sit ilan edilmesi, o alandaki planlama ve imar yetkilerinin kullanımını kökten değiştirir:
- Mevcut İmar Planı Uygulamalarının Kendiliğinden Durması:
KTVKK’nın 17. maddesi uyarınca, sit kararı alındığı anda, başkaca bir idari işleme gerek olmaksızın, o alanda yürürlükte olan her ölçekteki (nazım, uygulama) imar planının uygulaması kendiliğinden durur. Bu, mevcut planların sit alanı sınırları içinde hukuken uygulanamaz hale gelmesi demektir. Bu andan itibaren planlama ve yapılaşmaya ilişkin yetkiler, İmar Kanunu yerine özel kanun olan KTVKK hükümlerine göre ve Koruma Kurullarının denetiminde kullanılır.
- Geçiş Dönemi Koruma Esasları ve Kullanma Şartlarının Belirlenmesi:
Alanın plansız kalarak korumasız kalmasını önlemek amacıyla, sit ilanından itibaren üç ay içinde ilgili Koruma Kurulu tarafından “geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartları” belirlenir. Bu kurallar, kalıcı nitelikteki koruma amaçlı imar planı yapılıncaya kadar geçerli olan geçici bir hukuki rejim oluşturur ve basit onarımlar gibi acil ve zorunlu uygulamalara ilişkin koşulları belirler.
- Koruma Amaçlı İmar Planı Yapma Zorunluluğu ve Sürelere Uyulmamasının Sonuçları:
Sit alanlarındaki nihai ve kalıcı planlama rejimi, sadece bu alanların özelliklerine göre hazırlanan koruma amaçlı imar planları (KAİP) ile kurulabilir. Kanun, ilgili idarelere (belediyeler, valilikler) sit ilanından itibaren üç yıl içinde bu planları hazırlayıp Koruma Kurulu’nun onayına sunma zorunluluğu getirmiştir. Ancak uygulamada bu sürelere riayet edilmediği, planlama süreçlerinin on yıllarca sürdüğü ve bu durumun hem alanın fiili olarak korunmasını zayıflattığı hem de mülkiyet hakkı sahiplerini uzun süreli bir hukuki belirsizliğe mahkûm ederek ciddi hak ihlallerine neden olduğu yaygın bir sorundur. İdarenin bu yükümlülüğünü süresinde yerine getirmemesi, hizmet kusuruna dayalı tam yargı davalarına konu olabilmektedir.
Mülkiyet Hakkı Üzerindeki Etkileri
- Anayasal Çerçeve:
Sit ilanı, Anayasa’nın 35. maddesiyle güvence altına alınan mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaz, ancak hakkın içeriğini oluşturan “kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma” yetkilerinden özellikle kullanma ve yararlanma yetkilerini kamu yararı amacıyla ciddi şekilde kısıtlar. Bu kısıtlamanın meşruiyeti, Anayasa’nın 63. maddesindeki devletin koruma görevinden kaynaklanır. Ancak Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları uyarınca, getirilen kısıtlamaların, güdülen kamu yararı amacı ile mülk sahibinin bireysel menfaati arasında adil bir denge kurması ve “ölçülülük” ilkesine uygun olması zorunludur.
- Sit Statüsünden Kaynaklanan Yükümlülükler (İdari İrtifaklar):
Mutlak İnşaat Yasağı Getiren Haller: derece arkeolojik sitler ve kesin korunacak hassas doğal sit alanları gibi en üst düzeyde koruma gerektiren bölgelerde yeni yapılaşma tamamen yasaklanmıştır. Bu durum, mülkiyet hakkına yönelik en ağır müdahaleyi teşkil eder.
Yapılaşmanın Koşullara Bağlandığı Haller (Nispi Kısıtlamalar): Kentsel sitler, III. derece arkeolojik sitler veya sürdürülebilir koruma alanları gibi diğer sit türlerinde ise yapılaşma tamamen yasaklanmamakla birlikte; yapının yoğunluğu, yüksekliği, cephe özellikleri, kullanılacak malzeme ve renk gibi pek çok konuda Koruma Kurulları tarafından belirlenen ve koruma amaçlı imar planında somutlaşan sıkı koşullara bağlanır.
Bakım, Onarım ve Kullanıma İlişkin Kısıtlamalar: Sit alanlarındaki taşınmazlar üzerinde yapılacak her türlü fiziki müdahale, basit tadilat ve tamiratlar dahi Koruma Kurulu’nun iznine tabidir.
- Kazanılmış Hakların Korunması
KTVKK’nın 17. maddesi, sit kararından önce yürürlükteki mevzuata uygun olarak alınmış yapı ruhsatlarına dayalı olarak subasman seviyesi tamamlanmış inşaatların devam edebileceğini, bu seviyeye ulaşmamış inşaatların ise ruhsatlarının iptal edileceğini düzenlemiştir. Bu hüküm, kamu yararının, henüz tamamlanarak kazanılmış hak niteliği almamış beklentilere üstün tutulduğu, ancak belirli bir aşamaya gelmiş hakları korumayı hedefleyen bir denge kurma çabasını yansıtmaktadır.
Av. Efehan Mihai ERGİNER

